1989 Mayıs
Madam Katia, kapı çanını duyduğunda Ediz Bey’in elindeki şapkayı alıyordu. Tül perdeli, eski, ahşap kapı yavaşça açıldı. Madam Katia içeri giren yeşil kadife tayyörlü genç kadını kollarını iki yana açarak, “Çitlembiğim gelmiş,” diye karşıladı.
“Madam Eliza nerelerdesiniz, özledim sizi.” Dedikten sonra etrafa serilen birkaç şapkayı kaldırıp yer açtı genç kadına.
Ediz, mağaza içine yayılan yasemin kokusuna döndüğünde yaşamının kalan yıllarını dolduracak zümrüt yeşili gözlerle karşılaştı. Genç kadın, elindeki bordo saten kutuyu tezgâha bırakırken çevresine dikkat etmedi. Gözünü şapkalardan alamadığı her halinden belliydi. “Katia, her ziyaretimde sana uğramasam eksik kalıyor. İstanbul seyahatlerim aslında senin için,” diye gülümsedi. Madam Katia tezgâhın ardından biraz öne eğildi ve sordu, “Nasıl kıymetli eşiniz? Duyduğum son haberler hiç iyi değildi lakin umarım doğru değildir.” Eliza fısıldar gibi, “Maalesef doğru Katiacığım, Ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız. Hastane ve İstanbul arasında geçiyor zaman, burada biraz nefes alıyorum.” Eliza modellere dalmışken Ediz izin istedi, Misafiriyle vedalaşan dükkân sahibi eli kolu dolu tezgâha yaklaşırken kapı çanı yeniden duyuldu ve Eliza tülün ardında kaybolan uzun paltolu genç adamı fark etmedi. Sonra bir sabah bir mektup aldı:
1989 Haziran
Madam Eliza;
Kim olduğumu merak edeceksiniz size nasıl ulaştığımı da… Bunu tahmin edebiliyorum, Sizi gördüm. Bir ay önce. İlk ve şu ana kadar son görüşüm. Yine de içimden bir ses son olmayacağını söylüyor. Adresinizi nasıl bulduğuma gelince. O da bana kalsın. Sizi temin ederim ki sizin de çok güvendiğiniz ve asla rahatsız olmayacağınız bir ortak tanıdığımızdan yardım istedim. Öğrendiğiniz zaman ona sitem etmeyin lütfen, sizi bu dünyada en çok sevenlerden biri buna eminim. Sadece sizin iyi olmanızı, mutlu olmanızı diliyor. Kim bilir benim için şu an ne olumsuz düşünceler içinizi kemiriyordur. Tam da bu sebeple sanırım size kendimi göstermekten imtina ettim. Size yeniden yazacağım.
İçtenlikle.
Ediz.
“Ediz,” demişti. Normalde asla ehemmiyet vermeyeceği ve çok derin rahatsızlık duyacağı böyle bir yaklaşımda onu durduran bir şey olmuştu. Adını tam koyamadığı, belki de bu dönem sadece nazik bir seslenişe verdiği merak ve anlayış diye adlandırdı. Uzun ince parmakları satırların kelimelerin üzerinde dolaşırken nasıl olur diye kendine soruyordu. Düşündü, son bir ayını hatırlamaya çalıştı. Kiminle görüştü? Adresimi verecek kadar beni seven biri? Nerede olabilir? Rejans’ta mı, Gümüşsuyu Caddesi’ne inmişti. Hotel Opera mı yoksa. Bulamadı. Bir sonraki mektup gelip gelmeyeceğini merakla bekledi.
Bir sonraki mektup geldi, ardından sonraki mektuplar ve sonrakiler… Onunla ilgili her şeyi bilen, sevgi dolu mektuplar.
1989 Eylül
Eliza;
Bugün senin doğum günün. Tüm cesaretimi toplayıp karşına çıkmak geçti içimden, yapamadım. Sana gönderdiğim gülleri aldığında yüzünü görmek isterdim. Büyük bir olasılıkla kapıyı açtın, hiç şaşırmadın, gözlerin bir kart aradı, yoktu, aldırmadın. Usulca kucakladın. Bunu tahmin etmek benim için yeterliydi.”
Ediz Eliza’dan mektup yazma isteğini her mektupta dile getirmiş ve en sonunda bir eylül akşamı Madam Katia’ya bırakmasını istemişti, Bunu öncesinde Madam Katia’ya söylediğini; onun ne kadar şaşırdığını anlatmıştı mektubunda. Senin hakkında detayları öğreneceğimi düşündüğümde ne kadar yanıldığımı gördüm güzel Elizam.” Madam Kaita tam bir sır küpü. Seni o derece sahiplenmiş ki büyük bir suçluluk duygusuyla ama yine de seni çok sevdiğinden (ve tabii ki bana da hiç kıyamaz) bana senin adresini vermişti. İlk mektubumu bırakırken Madam Katia hiç oralı olmadı. Oysa onun o yuvarlak gözlüklerinin gözünden düşmesine neden olan şey senin mektup yazmayı kabul etme ihtimalin oldu. Nitekim yüzündeki mutluluğu sana anlatamam. Kendi el emeği şapkalarının üzerinde gözlerini gururla dolaştırırken kendi kendine söyleniyordu. Eliza’ya ekru vualet şapkayı ayırdım. Ediz Bey yeter ki o mutlu olsun artık. İşte bana böyle söylemişti güzel Elizam. Ona çok şey borçluyuz.
1990 Ocak
Eliza’m;
Tek tesellim Fransa’da kaldığın günlerin giderek azalması. Nasıl acı çektiğini biliyorum. Eşinin kurtulamayacağını, doktorların artık uyutmak istemediğini. Senin vefan ve sadakatinle daha fazla sorun yaratmak istemem. Sırf sen istemediğin için, kendi başına kaldığında huzursuzluğunu deşmemek için yanında olamıyorum. Tek tesellim bu hafta sonu yine İstanbul’a gelecek olman.
1990 Şubat
Canım,
Sana Henüz yazmaya başlamıştım ki Katia’dan üzücü haberi aldım. Başın sağ olsun, ne diyebilirim ki.
Paris
Eliza ellerinin arasında tuttuğu zarfla pencere önündeki koltuğa oturdu. Diğer tüm mektuplarla birlikte on sekiz yılını anlatan son mektubu kucağına bıraktı. On biri birlikte kalanı özlemle geçen on sekiz yıl.
Üç gün önce posta kutusunda bulduğunda herhangi bir mektup diye bakmamıştı. Bir de gönderinin Türkiye’den olduğunu anlayınca iyice meraklanmıştı. Türkiye’den böyle bir mektup, hatta uzun yıllardır bir mektup almamıştı.
“Sayın Eliza Kor;
Beni hatırlayacağınızı zannetmiyorum. Kadim dostum Ediz Çınar’ın eski bir ahbabı ve hukuk danışmanıydım. Size üzülerek bildirmek isterim ki kendisini bu sabah kaybettik. Yarın toprağa verilecektir. Bıraktığı vasiyetin sizi de ilgilendirmesi sebebiyle İstanbul’a bekleniyorsunuz. Saygılarımla Vasıf Kaya”
Kısa, açık, sarsıcı bir mektuptu. Vasiyet mi diye söylendi umarsız bir halde. Mektubu katlayıp çantasına yerleştirdi. Pencerenin önünde bir süre La Seine Nehrini izledi. Siyah döpiyesi, bileklerinde biten dantel eldiveni, yüzünün bir kısmını örten tüllü şapkasıyla aynada kendini süzdü ve çıktı. Haberi alır almaz ilk uçakta yerini ayırtmış, gitmemeyi, orada olmamayı bir an bile düşünmemişti. Uçağa bindiğinde aklı karışık, tedirgin, göreceklerinden ya da olacaklardan endişeliydi. Yaşadığı onca güzel anıdan, hissettiği büyük sevgiden elinde kalan yalnızlığı olmuştu ve artık kimseden çekinmesine gerek kalmadan son görevini yerine getirmek istiyordu. Bileğinin içinde birbirine dönük, el yazısıyla yazılmış E harflerini izledi. Yine de mağrur, sakin bir duruşla oturabilmesine şaşırdı. Mektubun tarihi artık geç kaldığını gösteriyordu. Demek ben burada olanlardan bihaberken, sen orada sessiz sedasız vedaya hazırlanıyordun. Artık yoksun. Tek gerçek bu.
İstanbul
Mezarlığın girişinde bir müddet bekledi. Yedisinin yası için olmalı diye düşündü.
Mezarın başında toplanan birkaç kişi içinde Ediz’in eşini hemen seçti, Daha da yaşlanmış göründü gözüne. Beyaza yakın platin sarısı saçlarını siyah ensiz bir tülle kapatmıştı. Birazdan yanından geçecekti. Onu fark ettiler Fısıltılar, söylenmeler, umursamadı Eliza.
Herkes gitti.
Eliza birkaç adım attı ve yerinde kalakaldı. Uzakta mezarın yanındaydı. En başından beri uzakta,-mezarın yanından ayrılmadan- onlara bakan bir adım dahi atmayan, ellerini cebinden çıkarmadan siyah paltosuyla orada duran genç adam. Ona bakıyordu, ifadesiz, nefret etmeden, az önce annesinin attığı bakıştan çok uzak bir bakış…
Yürüdü, hiç acele etmedi. Uzun boylu, sarışın, mavi gözlü genç adama bakarak. İnanamayarak. Bu benzerlik, bu aynı bakış, yüzüne baktığında kirpiklerinin dibinde biriken ve dışarı sızamayan serin keder.
Yan yana durdular, ellerini hafif araladı, dua etti. Baktı, ıslak toprak, yukarılara uzanan loş ağaçlıklı yol, yağmur.
Sonra Döndü, gözlerine dikilen çelik gibi mağrur bakışlara takılıp kaldı.
“Sarp”
…
“Başın sağ olsun Sarp.”
“Senin de.” Aldığı cevaba şaşırmıştı. Diğerleri gibi değil, üzgün, anlar bakıyordu gözleri.
“Hatırladın değil mi?”
“Hatırladım,” dedi Sarp. “Sekiz yaşındaydım. Babamla Lebon’daydık. Geldin, az kaldın.”
“Sana bir hediye vermiştim.”
“Evet, Bana uzaktan kumandalı bir araba hediye ettin.
“Sonra sordum, beğendin mi, evet dedin.”
“Bir şey daha sordun?
“Öyle mi, Ne?
“Beni sevdin mi dedin öyle ilgiyle merakla baktın ki bana”
Eliza uzandı. Avucunu saçlarına değdirmeden hafifçe yüzüne dokundu. Sarp itmedi bu eli, kalması için teşvik de etmedi. Sadece baktı, Uzun süre gözlerine baktı. Bir öfke gölgesi bile görmemek Eliza’yı biraz olsun rahatlattı. Uzun bir sessizliğin ardından genç adam; “Dert etme, yasını yaşa, dedi.
Yanından uzaklaşırken bir an döndü, tedirgin bekledi, Eliza genç adama bir özlemi giderir gibi baktı. Sarp tekrar yürümeye başlamadan önce, “ En çok gözlerini hatırladım dedi. Ve evet, soruna cevap vermiştim:
Sevdim demiştim, ama sana duyurmadan, içimden.”
Eliza yağmura aldırmadan bir müddet mezarın yanında kaldı. “Seni görememek…” Dedi, “Bunca yıl, bunca sabah, bahar, günbatımı ne acı. Yas böyle bir şey Ediz’im, sanırım benim için değişen bir şey olmayacak ve sana söylemiştim, Sarp başka demiştim, hissetmiştim, beni sevdi demiştim.”
Ayşegül Ekşioğlu